Paris’i Yedim Bitirdim

Dün gece rüyamda Paris’de bir taksiye atlayıp ”Rue Tronchet sivuple” dedim. 1 ay önce olsaydı daha önceki tuhaf astral seyahatlerim gibi sadece saf saf gezerdim. Sanırım önce gerçek seyahat yapınca astral olanlar daha bir bilinçli oluyor.

Moda eğitimi alan her kızcağız gibi benim de Paris hayallerim ”olmadı” hiç. Nedense acaba nasıl bir yerdir diye düşünmedim. Okul gezilerine katılmadım ve ne işim var ya diyerek koskoca Paris’i sildim attım hayatımdan. Ratatouille izleyene kadar da gidesim gelmedi açıkcası. Sempatik bir fare etkisinden ve pisboğazlığımdan dolayı Paris kafamdaki gereksiz yer imajından kurtulup ”hemen gidip yenilmesi gereken şeyler” mertebesine yükseldi.

Ben arada ratatouille izlemekten ileri gitmeyip kafamın bir köşesinde kruvasanlar dolaştırıken, Paris’e gitmekle ilgili en son hatırladığım şey hayatıma bomba gibi düşen Şebnem Bozoklu’nun bana gösterdiği tatlı görselleriydi. Sonra birden kendimizi orada bulduk ve birbirimize biz nasıl bu hale geldik diye baktık uzun uzun.

Yanımda yeme içme turizmine benim gibi gönülden bağlı birisiyle Paris’i gezecek olmanın hevesiyle uçaktan indiğimi hatırlıyorum. Sonraki hatıralarım hep tereyağları içinde yüzüyor…

Tabii ki nacizane görüşlerimin hepsi yemeklerle ilgili değil, söyleyecek şeylerim var:

İlk 1 saat içinde farkettiğim ve en çok şaşırdığım şey sürekli karşıdan karşıya geçmek oldu. İstanbul’ da 1 ayda geçtiğim ışıkları paris’de 1 günde geçtim. Bir süre ışık görmeyince kaybolduğumuzu bile sandım, öylesi etkililerdi yani. Memleketin dümdüz olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım, sırf bu yüzden Avrupalıları denize dökesim var.

Otelimiz çok sempatikti ve yeri süperdi ,http://www.bestwestern-premier-opal-paris.com/  Sürekli insanlardan duyduğum temiz kat hizmeti olmaması veya tuvalet büyüklüğünde odalar kabusu burada yoktu. Sadece insanı ürküten yavaşlıkta bir asansörü vardı. Ücretsiz wifi erişimi olması da ayrıca bir tatlılık kattı tabi.

Bir başka efsane olan ”Fransızlar çok kaba” olayına hiç denk gelmedim. Sanırım en büyük şansımız buydu çünkü karşılaştığımız insanlar bundan şikayetçiydi hep. Yanımdaki insanın dünya sempatiği olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta herkese gülümseyen bir kadın vardı yanımda. Ben her kıtada nemrut olabilirim ama bana bile hiçbir yerde suratsız denk gelmedi. Sadece bir kafede tosun gibi bir garson kadınla çarpıştım o da beni ”ATANZON ” diye azarladı. Onun dişinda herkes aşırı iyiydi. Özellikle parfümcü ve aşırı parizyen  bir kadın vardı ki bizi sarılarak uğurladı dükkandan, daha ne olsun.

Şansımıza hava Haziran ayı için fazla soğuktu. Bir gün baya güneşliydi onda da gezi otobüsüne attık kendimizi. İstanbul’da bile 2 kez gezmişliğim var, çok seviyorum çift katlı otobüsleri. Avrupa’da İstanbul’dakinden daha iyi işletiliyorlar tabi, bunu söylememe gerek var mı bilmiyorum.

Eyfel kulesinin dibine kadar gidip kalabalığı görünce vazgeçenlerden oldum ben de. Açıkcası kuleye giden sokaklarda yürümek daha mutlu etti beni. Oraya tur otobüsüyle gidenlerdenseniz güzelim ağaçlı ve evli sokakları kaçırdığınıza yanmalısınız. Eğer hiç gitmediyseniz mutlaka yürüyerek gidin. tavsiyem budur.

Kafelerin sokağa bakan sandalye olayını çok sevdim. Bizim gibi çaktırmadan değil aleni olarak sokaktakileri kesiyorlar işte. Sakınılan bir durum yok. O kadar çok sokak ve köşe var ki köşesiz kafelerle ilgilenmiyorsunuz bile. Bu aşamada adamların kafe olayını sahiplenmenin hakkının veriyorlar diyebilirim ancak. Hepsi aynı ve sistematik bir şekilde. En dandik yerde bile lezzetli bir şey bulabiliyorsunuz, önemli olan da bu sanırım.

Nerelerin gezilmesi gerektiğini de benden öğrenecek değilsiniz sanırım. Sonuçta benim çevremde Paris’i bilmeyeni dövüyorlar şekerim. Tasarımcı olmak istesem artık tasarım bile yapmama gerek yok, Paris’e gitmiş olmam yeter Türkiye’de iş yapabilmem için. Sonuçta yürümenin keyfini çıkarmanız lazım. 1 Gün içerisinde ne kadar çok kafede oturusanız gün sonunda o kadar mutlu oluyorsunuz. Bize öyle oldu yani kusura bakmayın.

Tabi işin bir de müze boyutu var. Paris’de pazar günü müzeye gidilmeliymiş çünkü pazar günü tek açık yerler müzeler. Biz Van Gogh sergisi olduğunu duyup Şebnem ile d’Orsay müzesine gittik.( zaten hep oradaymış,ben sonradan öğrendim bunu) İnanılmaz bir yerdi. Yıllarca ünlü eserlerin hep uyarlamalarını ve sahtelerini gördüğümüzden olsa gerek ne zaman bir yerlerde gerçek tablo görsem çok etkilenemez oldum. Vincent ile birbirimize baktık bir süre ve bana ”şansın varken git ve yiyebildiğim kadar kruvasan ye” dedi. Adam pişman yani.

”Bir ülkenin pahalı olup olmadığını öğrenmek için oranın eczanesine gidiniz” -gülşan gürsel-

Bu sözüm lütfen gelecek nesillere aktarılsın. Paris’de bir aseton ve bir ufak pamuk 10 yuro. Buradan ülkenin pahalı olduğunu anlayabilriz. Londra için çok pahalı derlerdi bize göre 3 katı olmasına rağmen orayla kıyaslayınca bana Paris kadar gelmedi. Artık herkesin kendi hesabı, ben karışmam. Ama ucuz olsa bu kadar popüler olmazdı, hayatın gerçeği. Taksicilere göre işler farklı ama, adamın biri bize isyan etti ”herkes bizi ferrariyle geziyor sanıyor,alakası yok ekonomimiz tereyağı gibi eridi. frank ne güzeldi ne tatlıydı…” diye.

Tamam biraz da modadan bahsedeyim. Evet kabul ediyorum herkes şık. Son moda değiller, hatta demodeler ama şık ve temizler. Kötü kokan bir taksiye denk gelmedik mesela. Herkes sigarasını yerlere atıyor ama onun da çözümünü kendilerince bulmuşlar. Ne diyordum ya modadan nereye geldim. Kısacası kendi tarzları var, mutlaka bir topuklu giyiliyor Haziran’da kar yağsa bile. Kadın fazlalığı da söz konusu ayrıca. Kadınlar erkeklerden daha yaşlı görünüyor. Erkekler kadınlardan daha şık ve adamlar nasıl yaratıldılarsa artık hiçbirisinde en tuhaf kıyafet bile ibiş gibi durmuyor. Hamurlarında var resmen. Daha fazla bu konuyu uzatıp keyif kaçırmayayım ben .

Modayı geçip tatlılara geliyorum. Hepsi şahane hepsi leziz. Görüntüsü ayrı güzel tadı ayrı güzel. Karacaoğlan gibi şiirler yazacağım neredeyse. Floransa’da da böyle olmuştum baya gözüm dönmüştü ama Paris’de seçenek daha fazla. Gözümüz bir türlü doymadı. Çayları içip içip gözlerimizi patlattık. Hepsi de çok harika anlardı. İstanbul’a döndükten 3 gün sonra bile damarlarımda kan değil tereyağı akıyordu eminim.

Alışveriş yaptım evet, aldıklarım arasında üstünde tavuklar olan bardaklar, Fauchon’dan çaylar gibi tuhaf tuhaf şeyler var. Üstünde paris yazan magnet veya eyfel kuleli bir şey almadım tabii ki.

En güzel yerlerden birisi ise Shakespeare and Company kitapcısıydı kesinlikle. O kadar eski ve güzel bir ortamdı ki insanın önünde bile saatlerce oturası geliyordu http://shakespeareandcompany.com/

Bazı fotoğraflar ile olayı özetlemem gerekirse:

Şebo ile otobüsle şehir turu gezimizden kendimizi çekmeye çalıştığımız anlardan kareler. İki kişi gezince bu işler çok zor oluyor

Bu da şans eseri orda oturuken karşılaştığımız süper tatlı insan Nesrin Cavadzade’nin bizi çekmesiyle oluşan tek yan yana normal fotomuz. Alttaki şahane espresso tabağı ise Triadou Haussmann’dan  http://www.triadouhaussmann.fr/fr

çıkmamış olmam süper bir fotoğraf çekmediğim anlamına gelmiyor. Ortada da Louvre Müzesi’nin girişindeki heykel var.Gerçekten çok görkemlilerdi. Sağdaki ise d’Orsay müzesindeki efsanevi saat

bunlar en bayıldığım mekanlar, soldan sağa

http://finkelsztajn.com/ (kadının bana attanzon diye kızdığı yer) şahane tatlıları ve çörekleri var)

http://cafe-pouchkine.fr/ Burası o kadar efsane ki koskoca Paris tatlılarına meydan okur gibi Moskova’dan gelip açmışlar mekanı. Yediğimiz en iyi tatlılar buradaydı, öyle söyleyeyim.

http://www.lajacobine.com/ Şans eseri bulduğumuz ünlü mekan. Tüm yemekler inanılmaz lezzetli ve çalışanlar çok tatlı. Mutlaka gidilmeli

Acımasız Laduree gerçekleri bunlar işte. Aşırı geleneksel ve leziz bir durum var. Bir daha hayatımda laduree’den sonra french toast yiyebilecek miyim? hiç sanmam. O lezzete haksızlık olur… Sağ alttaki ünlü tatlılarından mont blanc, kendisi allah diyen tatlı. Başka şey söyleyemem.

Bazı unutulmaz kalori kareleri…

Yani Paris’e gidip Les Deux Magots’ da oturmamak olmazdı. Şebnem bana göre kat be kat parizyen bir insan olduğundan şampanya içti ben ise yalandan bir kahve içip serçelerle güvercinlerin fotoğrafını çekmekle vakit harcadım. http://www.lesdeuxmagots.fr/

Şebnem Bozoklu Photography……..

Sonuç olarak benim gibi yurtdışı tembeli bir insanı kolundan tutup ”hadi” diye gaza getiren Şebnem Bozoklu’ya ne kadar teşekkür etsem az. Onun beni vize kuyruklarında bekleten, benden ümidi kesmeyen çabası ve tatlı görselleri olmasaydı ben hala Ratatouille izleyip ”keşke bir farem olsa da bana yemek yapsa” diye hayaller kuruyor olacaktım…


Tambirleydi hakkında


3 Responses to Paris’i Yedim Bitirdim

  1. zargana says:

    Güzel bir yazı olmuş. Keşke şu “ATANZON” diyen kadının da bir fotoğrafını ekleseydin :) ) Senin naif biri olduğunu düşünüyorum, kadının tipini merak ettim!!!

  2. İsmet says:

    Guzel bir yazi olmus. Samimiyet ve anlatimda ki akicilik harika bir ikili; blogunuza tat veriyor. Resimlerle yazinin suslenmesi sanki beraber yasanmislik hissi veriyor. Kisacasi hic bitmesin dedigim bir gunce…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Asansörle Yukarı Çık ↑